eğer varsa böyle bir şey, bu bir sosyalist devrim değildir. kesinlikle etnik kökeni olan bir devrimdir.
iddiası, bölge halklarına demokratik bir yaşam sunmak, ışid'e karşı durmaktır. peki uygulama?
uygulama, yüzyıllardır arap olduğu, türkmen olduğu bilinen köyleri "güvenlik" gerekçesi ile boşaltıp yerine kürt nüfusu yerleştirmektir. ırakta, erbilde uzun zamandır, kerkükte de 2003'den bu yana yapılan demografik müdahelelerin bir uzantısı da kuzey suriyede yaşanmaktadır.
birbirimizi kandırıyoruz şu savaşta. bolşevikler yerleşik düzeni devirdiğinde kendileri baskı unsuru oldular. ak parti gladyoyu devirdiğinde kendi gladyosunu kurdu. kürtler de, karşılarındaki düşmanı tükettiklerinde o düşman kadar acımasız politikalar uyguluyor.
kendileri de reddetmiyorlar bunu, "yaşama haklarını" savunduklarını söylüyorlar.
azınlık olduğu coğrafyada müttefiklikler kuran bu yapı, çoğunluğu elde ettiğinde gayet de faşizan bir yapıyı uygulamaya alıyor.
bu sanırım bir orta doğu gerçeği. eline silahı alan farklılaşıyor.
gazi üniversitesinde faşizm olduğunu iddia eden, çok sesliliğin bastırıldığından dev vuran sosyalistin, odtüde çoğunluğu elde ettiği durumda milliyetçi sesleri bastırması gibidir bu durum.
11 Ekim 2015 Pazar
Şehitlik Üzerine...
farklı görüşlere göre farklı değerlendirmeler olabilir. ben türkiyede yaygın dini inanış olan hanefi mezhebinin bakışını buraya aktarayım:
hanefi mezhebi alimlerinin görüşlerine göre şehitlik üçe ayrılabilir:
dünya ve ahiret için şehit olanlar: bunlar islam dini için savaşlarda veya işkencede ölenler gibi, inançları nedeniyle öldürülen kimselerdir.
ahiret için şehit olanlar: bunlar yine islami inançları nedeniyle fiziksel zulüm görmüş ve bunun neticesinde, hemen değil de sonradan vefat etmiş kişilerdir. bu kimseler sonradan vefat ettikleri için geride kalanlar tarafından şehit olarak kabul edilmeseler bile ahirette şehit muamelesi göreceklerdir.
dünya için şehit olanlar: bunlar dünyada, görünüşte islam dini için ölmüş gibi gözükse de niyetleri farklı olan kişilerdir. bu kimseler öldükten sonra geride kalanlar tarafından şehit olarak anılsalar bile ahirette şehit muamelesi görmeyeceklerdir.
kaynak : https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eehit
bu şehit olayı karışık. sanırım kimin gerçekten şehit olduğunu yalnızca o kişi ve allah biliyor.
ötesinde, türkiyede toplum, vatan savunması sürecinde vefat eden kimselere şehit diyor. öğretmenler, imamlar ve sağlık görevlileri de yani teröristlerce öldürülen devlet görevlileri de şehit olarak kabul ediliyor.
bir de, bayrağa sarılan ünlü tabutları var, o konu bambaşka zaten.
hanefi mezhebi alimlerinin görüşlerine göre şehitlik üçe ayrılabilir:
dünya ve ahiret için şehit olanlar: bunlar islam dini için savaşlarda veya işkencede ölenler gibi, inançları nedeniyle öldürülen kimselerdir.
ahiret için şehit olanlar: bunlar yine islami inançları nedeniyle fiziksel zulüm görmüş ve bunun neticesinde, hemen değil de sonradan vefat etmiş kişilerdir. bu kimseler sonradan vefat ettikleri için geride kalanlar tarafından şehit olarak kabul edilmeseler bile ahirette şehit muamelesi göreceklerdir.
dünya için şehit olanlar: bunlar dünyada, görünüşte islam dini için ölmüş gibi gözükse de niyetleri farklı olan kişilerdir. bu kimseler öldükten sonra geride kalanlar tarafından şehit olarak anılsalar bile ahirette şehit muamelesi görmeyeceklerdir.
kaynak : https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eehit
bu şehit olayı karışık. sanırım kimin gerçekten şehit olduğunu yalnızca o kişi ve allah biliyor.
ötesinde, türkiyede toplum, vatan savunması sürecinde vefat eden kimselere şehit diyor. öğretmenler, imamlar ve sağlık görevlileri de yani teröristlerce öldürülen devlet görevlileri de şehit olarak kabul ediliyor.
bir de, bayrağa sarılan ünlü tabutları var, o konu bambaşka zaten.
Kadınların Serseri Ruhlu Erkeklerden Hoşlanması
açıkçası yalnızca kadınlarda değil, erkeklerde de var olan bir özelliğin yansımasıdır.
evde üç çocuğunu doğurmuş, yıllarca kendine hayat arkadaşı olmuş eşi dururken, "bakımlı", "alımlı", "işveli" bir diğer alternatife koşup eşini aldatan erkek de aynı psikolojinin ürünüdür.
evlilik çağı gelene kadar erkeklerin de hanım hanımcık kızlardan hoşlandığına pek rastlamadım açıkçası. popüler, güzel giyimli, havalı kızlar her zaman favori olmamış mıdır?
gel gelelim, erkekler de kadınlar da evlenecekleri günler geldiğinde, o serseri ruhlarını bir kenara bırakıp, çocuklarına ebeveyn olabilecek, bir hayatı paylaşabilecek, eş kültür-din-dil-sosyopolitik-sosyokültürel vs. karakterlere sahip bir karşı cins arayışına girerler.
bu da doğanın cilvelerinden biridir.
evde üç çocuğunu doğurmuş, yıllarca kendine hayat arkadaşı olmuş eşi dururken, "bakımlı", "alımlı", "işveli" bir diğer alternatife koşup eşini aldatan erkek de aynı psikolojinin ürünüdür.
evlilik çağı gelene kadar erkeklerin de hanım hanımcık kızlardan hoşlandığına pek rastlamadım açıkçası. popüler, güzel giyimli, havalı kızlar her zaman favori olmamış mıdır?
gel gelelim, erkekler de kadınlar da evlenecekleri günler geldiğinde, o serseri ruhlarını bir kenara bırakıp, çocuklarına ebeveyn olabilecek, bir hayatı paylaşabilecek, eş kültür-din-dil-sosyopolitik-sosyokültürel vs. karakterlere sahip bir karşı cins arayışına girerler.
bu da doğanın cilvelerinden biridir.
Rusya'nın Suriye'yi Vurması
habere göre rusya dün gece suriyedeki ışid hedeflerini, hazar denizi filosundan attığı güdümlü füzeler ile vurdu. ee nedir yani diyebilirsiniz. burada zamanlama, kullanılan teknik mesaj niteliğinde. bir süredir rusyanın türk hava sahasını kullanması ile ilgili eleştiriler, rusyanın suriyedeki üssünü kullanmasına ilişkin endişeler konuşulageliyordu. rusya bu hamlesi ile bana göre şu mesajı veriyor, "ben gerekli görürsem, eğer istersem, hiçbirinizin hava sahasını da kullanmam, üslerime de güvenmiyorum, olmak istediğim yerde olur, vurmak istediğim yeri vururum". rusya burada operasyonel yeteneklerinin sadece küçük bir kısmını dünya kamuoyunun gözleri önüne sürüyor.
petrol fiyatlarının abd tarafından düşürülmesi konusunda daha önce konuşmuştuk. (bkz: #30549) burada hedefin rusyayı evcilleştirmek olduğu aşikardı. ukrayna krizi ve öncesinde yaşanan gelişmeler, rusyanın tarih sahnesinde yeniden dirilişine işaretti ve bu tek kutuplu dünyanın yöneticisi olan abd'yi rahatsız ediyordu. abd'nin bu hamlesi etkili ancak riskli idi.
risk şu olmuştu, eğer rusya bu ekonomik savaşı atlatabilirse (endütriyel hacmi devasa olan, her türlü hammaddeyi kendi topraklarından elde edebilen, fakirliğe alışık ülkeyi nasıl ekonomik baskı ile çökertebilirsiniz ki?) abd karşısında çok daha "karizmatik" bir duruş elde edeceği kesindi.
ve rusya bir şekilde ekonomik buhranı, kendi tahmini olan 2 yılda değil, henüz 1 yıl bile tamamlanmadan hafifletmeyi başarmıştı. artık rusyayı, daha doğrusu putin'i durduracak bir şey kalmamıştı.
işte tam bu noktada orta doğudaki son kalesi olan suriye'yi, yani esad rejimini koruma altına almak konusundaki kararlılığını ortaya koymaya başladı.
bugün, esad kimin dövülmesini istiyorsa rusya dövüyor. uçakları ile bunu yaptı. esada silah verdi, uçaklarının yakıtını füzesini ikmal etti. tankları, topları ile karadan destek sağladı. şimdi de operasyonel gücünü sahaya sürüyor.
günü geldiğinde ışid de, pyd de rusyanın hışmından payını alacaktır. "şimdilik" oraya hamle yapmıyor. esad önemli bir stratejist ve aynı anda çok sayıda düşman ile çarpışmamaya özen gösteriyor.
sam amca ise ne yapacağını bilmiyor. soğuk savaşın bitişinden bu yana tek başına yönettiği dünyada ikinci bir kutup oluştuğunda ne yapacağı konusunda tecrübesiz. peki şimdi çin de suriye tahtasında satraç oynamaya başlamışken, işlerin geldiği karışıklık nasıl çözülecek? ya biz neredeyiz bu oyunda?
bunların yanıtı için çok bekleyeceğimizi sanmıyorum.
petrol fiyatlarının abd tarafından düşürülmesi konusunda daha önce konuşmuştuk. (bkz: #30549) burada hedefin rusyayı evcilleştirmek olduğu aşikardı. ukrayna krizi ve öncesinde yaşanan gelişmeler, rusyanın tarih sahnesinde yeniden dirilişine işaretti ve bu tek kutuplu dünyanın yöneticisi olan abd'yi rahatsız ediyordu. abd'nin bu hamlesi etkili ancak riskli idi.
risk şu olmuştu, eğer rusya bu ekonomik savaşı atlatabilirse (endütriyel hacmi devasa olan, her türlü hammaddeyi kendi topraklarından elde edebilen, fakirliğe alışık ülkeyi nasıl ekonomik baskı ile çökertebilirsiniz ki?) abd karşısında çok daha "karizmatik" bir duruş elde edeceği kesindi.
ve rusya bir şekilde ekonomik buhranı, kendi tahmini olan 2 yılda değil, henüz 1 yıl bile tamamlanmadan hafifletmeyi başarmıştı. artık rusyayı, daha doğrusu putin'i durduracak bir şey kalmamıştı.
işte tam bu noktada orta doğudaki son kalesi olan suriye'yi, yani esad rejimini koruma altına almak konusundaki kararlılığını ortaya koymaya başladı.
bugün, esad kimin dövülmesini istiyorsa rusya dövüyor. uçakları ile bunu yaptı. esada silah verdi, uçaklarının yakıtını füzesini ikmal etti. tankları, topları ile karadan destek sağladı. şimdi de operasyonel gücünü sahaya sürüyor.
günü geldiğinde ışid de, pyd de rusyanın hışmından payını alacaktır. "şimdilik" oraya hamle yapmıyor. esad önemli bir stratejist ve aynı anda çok sayıda düşman ile çarpışmamaya özen gösteriyor.
sam amca ise ne yapacağını bilmiyor. soğuk savaşın bitişinden bu yana tek başına yönettiği dünyada ikinci bir kutup oluştuğunda ne yapacağı konusunda tecrübesiz. peki şimdi çin de suriye tahtasında satraç oynamaya başlamışken, işlerin geldiği karışıklık nasıl çözülecek? ya biz neredeyiz bu oyunda?
bunların yanıtı için çok bekleyeceğimizi sanmıyorum.
Aziz Sancar
hakkında ırk-köken tartışmaları almış yürüyen bilim insanı. peki amerikada bu mu konuşuluyor?
bir bilim adamı düşünün, 300 makalesi var. bu makalelere 12000 kere atıfta bulunmuş. birlikte çalıştığı insanlar da farklı ülkelerden. ortak noktaları, çalıştıkları konu.
amerika, almış yutdışından bilim insanlarını, ırklarına, dinlerine, dillerine hiçbir şeylerine bakmamış. çalışılacak bir konu var, üniversite vermiş, kürsü vermiş, kaynak vermiş, laboratuvar vermiş. sadece çalıştıkları konu ile ilgileniyor.
kim bilir bu çalışmaları sırasında kaç milletten, kaç farklı dinden insanlar destek verdi, hangi ülkeden hangi dili konuşan hangi asistan koşturdu. amerika umursamamış. amerikada önemsenen, yapılan çalışma.
nihayetinde bir nobel ödülünü alacak kalitede çalışma ortaya konmuş. denmiş ki, 300 makalesi var, 12000 atıf almış. türk mü, isveçli mi, önemli değil. amerikada bir üniversite, sadece bu.
gelelim buraya. türk mü, kürt mü, arap asıllı mıymış, inşallah demiş demek ki dindarmış, hedp milletvekili akrabasıymış, oymuş buymuş. atatürk demiş, türk bayrağı varmış.
nasıl bir çalışma olduğu konuşulmuyor. ya hu adam kansere çare buldu büyük ihtimalle! düşünebiliyor musunuz? çağın vebasını bitirecek çözümü bulduğu düşünülüyor. biz ne konuşuyoruz, inşallah maşallah demiş, atatürk demiş, kürtmüş bilmemne.
bizde devlet fonları yandaşlara gider. yurtlar, burslar, tanıdıklara. ihaleler yakınlarına verilir. bir hoca terfi alacaksa, siyasi görüşü önemlidir. memur müdür olacaksa memleketi neresi diye sorarlar.
ne çalıştığına, ne ortaya koyduğuna, kalitesine bakan olmaz. bizde hemşehricilik, cemaatçilik, yandaşlık kurumu öyle baskındır ki, sıra gelmez yeteneği sorgulamaya.
sonra ne olur? ne konuşursan onu olursun kardeşim. amerika bilim konuşuyor, bilimi önemsiyor, sonunda nobel bilim ödülü alan proje ortaya çıkıyor. biz hemşehri kayırıyoruz, biz cemaat yandaşlığı yapıyoruz, sonucunda da birbirine düşman 81 il, birbirine karşıt siyasi fikirler, savaşan cemaatler ortaya çıkıyor.
ne ekersen onu biçersin güzel kardeşim. eğitim eken, bilim biçiyor. ayrımcılık eken, düşmanlık biçiyor. mesele bu.
konu dağıldı, ne diyorduk, aziz sanca evet. kendisi şu an, kansere çare olacak mı acaba diye dünyanın izlediği, bundan sonra ne söyleyeceği merakla beklenen bir bilim insanıdır. allah yardımcısı olsun, milyonlarca kanser hastası ve yakınları, onun ağzından dökülecek umut dolu cümlelere aç halde bekliyor.
bir bilim adamı düşünün, 300 makalesi var. bu makalelere 12000 kere atıfta bulunmuş. birlikte çalıştığı insanlar da farklı ülkelerden. ortak noktaları, çalıştıkları konu.
amerika, almış yutdışından bilim insanlarını, ırklarına, dinlerine, dillerine hiçbir şeylerine bakmamış. çalışılacak bir konu var, üniversite vermiş, kürsü vermiş, kaynak vermiş, laboratuvar vermiş. sadece çalıştıkları konu ile ilgileniyor.
kim bilir bu çalışmaları sırasında kaç milletten, kaç farklı dinden insanlar destek verdi, hangi ülkeden hangi dili konuşan hangi asistan koşturdu. amerika umursamamış. amerikada önemsenen, yapılan çalışma.
nihayetinde bir nobel ödülünü alacak kalitede çalışma ortaya konmuş. denmiş ki, 300 makalesi var, 12000 atıf almış. türk mü, isveçli mi, önemli değil. amerikada bir üniversite, sadece bu.
gelelim buraya. türk mü, kürt mü, arap asıllı mıymış, inşallah demiş demek ki dindarmış, hedp milletvekili akrabasıymış, oymuş buymuş. atatürk demiş, türk bayrağı varmış.
nasıl bir çalışma olduğu konuşulmuyor. ya hu adam kansere çare buldu büyük ihtimalle! düşünebiliyor musunuz? çağın vebasını bitirecek çözümü bulduğu düşünülüyor. biz ne konuşuyoruz, inşallah maşallah demiş, atatürk demiş, kürtmüş bilmemne.
bizde devlet fonları yandaşlara gider. yurtlar, burslar, tanıdıklara. ihaleler yakınlarına verilir. bir hoca terfi alacaksa, siyasi görüşü önemlidir. memur müdür olacaksa memleketi neresi diye sorarlar.
ne çalıştığına, ne ortaya koyduğuna, kalitesine bakan olmaz. bizde hemşehricilik, cemaatçilik, yandaşlık kurumu öyle baskındır ki, sıra gelmez yeteneği sorgulamaya.
sonra ne olur? ne konuşursan onu olursun kardeşim. amerika bilim konuşuyor, bilimi önemsiyor, sonunda nobel bilim ödülü alan proje ortaya çıkıyor. biz hemşehri kayırıyoruz, biz cemaat yandaşlığı yapıyoruz, sonucunda da birbirine düşman 81 il, birbirine karşıt siyasi fikirler, savaşan cemaatler ortaya çıkıyor.
ne ekersen onu biçersin güzel kardeşim. eğitim eken, bilim biçiyor. ayrımcılık eken, düşmanlık biçiyor. mesele bu.
konu dağıldı, ne diyorduk, aziz sanca evet. kendisi şu an, kansere çare olacak mı acaba diye dünyanın izlediği, bundan sonra ne söyleyeceği merakla beklenen bir bilim insanıdır. allah yardımcısı olsun, milyonlarca kanser hastası ve yakınları, onun ağzından dökülecek umut dolu cümlelere aç halde bekliyor.
10 Ekim 2015 Ankara Katliamı & Devlet
ölü sayısının, ağır yaralıları da düşündüğümüzde artıyor olduğu elim olay.
başkentin orta yeri orası, ankara arenanın, garın yanı.
o yaptı, bu yaptı olayına girmiyorum. hangi parti buradan oy devşirecek meselesini tartışmıyorum. acı tazeyken bunları konuşmak yersiz. cenaze üzerinden siyaset yapmak, acılara siyaset karıştırmak ise ahlaki değil.
ben burada bir durumu incelemek istiyorum. bir varsayım ile başlamak durumundayım, bu saldırıyı devletin yapmadığını varsayacağım. şayet devlet eliyle yapılmış ise tüm yazacaklarım anlamsız kalacaktır, buna göre okuyunuz.
ben türkiye vatandaşıyım. bu ülkede yaşıyorum, işim burada, ailemi burada ikamet ettiyorum. toplum içerisinde herkesin masum olmadığının farkındayım. dış güçlerin, farklı ihtihbarat örgütlerinin, terör örgütlerinin de benim düzenli hayatıma korku unsurları ekleyebileceğini, hayatıma veya malıma kast edebileceklerini düşünüyorum. bu nedenle bir "devlet" gereksimim var. "güvenlik" istiyorum. bunun için "zorunlu askerlik", polis teşkilatı, milli istihbarat teşkilatı gibi kavram ve kurumlar mevcut bu "devlet" dediğim yapıda. tabi ki bunlar masraflı organizasyonlar, o nedenle devlet diyor ki, "güvenliği sağlayabilmem için, yediğin içtiğin, aldığın sattığı, kullandığın her şeyden vergi istiyorum." tabi haklı, ben de veriyorum vergileri. beklentim, can ve mal güvenliğimin sağlanması.
ancak televizyonlarda görüyorum ki, bu ülkenin belli kısımları çok güvensiz. sivas'tan öteye hiç gitmedim mesela. mardin'i çok merak ediyorum, ama yolunda arabamın önünü kesip, ailemin önünde beni öldürme ihtimali olan bir örgüt var ve polis-jandarma beni bu insanlardan koruyamıyor. bu nedenle, "güvenlik" isteğim ağır basıyor ve merakımı halının altına süpürüyorum, gitmiyorum mardine.
ben hatta istanbul'a bile nadiren gidiyorum. istiklalde yürürken ellerim sürekli ceplerimi kontrol ediyor. duyuyorum ki kapkaç olursa polis vakayı çözemiyor, giden gidiyor.
trafik kazası yaptığımda yaralanma yoksa polis gelmiyor. çağırıyorum, anlaşamıyoruz diyorum, gelicez diyor ama gelmiyor.
anlatıyorlar, gece yarısı bir beyaz eşya mağazasına silahlı kişiler saldırıyor, bekçi vs vuruluyor, polis çağırılmış ama gelmiyor. polis tanıdıkları diyor ki arkadaşıma, çatışma bitmeden gelmez polis diyor.
bu örnekler çoğaldıkça çoğalır. özeti, devlet kurumu benim güvenliğimi sağlayamıyor.
ben bir adım ileri gidiyorum. başkent daha güvenlidir diye duyuyorum. polislerin, askerlerin, memurların şehri, ankara. hayatımı orada sürdüreceğim diyorum, burada iş buluyorum ve geliyorum. en güvenli olduğu söylenen semtine yerleşiyorum. sırf daha güvenli olduğu için de burada kiralar da çok yüksek, ama olsun, ailemin can güvenliği yerinde olsun da, ne yapalım, katlanırız.
sonra bir gün, güne yeni uyanmış, kahvaltı yapmamış halimle ablamdan telefon geliyor, "haberleri gördüm seni çok merak ettim" diyor. ne haberi ne oldu diyorum, ulusta bomba patlamış diyor. şok içindeyim. nasıl olur? 2015 yılında, savunma harcamaları bu kadar yüksek, polis sayısı hiç olmadığı miktarlara ulaşmış, nasıl başkentin göbeğinde böyle bir vaka yaşanabiliyor?
haberleri izledikçe korku kaplıyor içimi. ülkenin orta yerinde, daha geçen gün iktidar partisinin seçim bildirgesini yayınladığı yerin yanı başında böyle bir olay nasıl olur. demek ki üç gün önce başbakanın bile can güvenliği yoktu diyorum. izledikçe izledikçe endişeleniyorum.
sınırların bu kadar uzağında, kontrolün en üst düzeyde olduğu bir şehirde, hem de şehrin ortasında, hem de peşpeşe iki tane bomba patlıyor.
istihbarat örgütümüz göremiyor, emniyet orada arama tarama yapmıyor. bombayı taşıyan kişi ya da kişiler tespit edilemiyor.
onlarca ölü, onun 5 katı yaralı.
terör örgütlerinin amacı, halkta korku yaratmak, kitleleri sindirerek taleplerini dikte etmektir. başarılılar mı, bakalım:
bir saat önce sevgilim aradı. "çok şükür" dedi, "sesini duyabildim". "lütfen bu aralar kalabalık yerlere çıkma" dedi. iyi de ankaranın tamamı kalabalık, "o zaman dışarı çıkma, lütfen".
başarılı mı terör örgütü? yanıtı siz bulun.
peki ben dışarı çıkmazsam, avmlerde alışveriş yapmazsam, trene binmezsem, çocuğumu okula göndermezsem ne olur? hayat durur. terör örgütlerinin yarattığı kaos ortamı hakim olursa, devlet bu duruma engel olamaz ve güvenliği sağlayamazsa, burası ırak olur, suriye olur, libya olur.
peki o zaman soruyorum, devlet neden var?
başkentin orta yeri orası, ankara arenanın, garın yanı.
o yaptı, bu yaptı olayına girmiyorum. hangi parti buradan oy devşirecek meselesini tartışmıyorum. acı tazeyken bunları konuşmak yersiz. cenaze üzerinden siyaset yapmak, acılara siyaset karıştırmak ise ahlaki değil.
ben burada bir durumu incelemek istiyorum. bir varsayım ile başlamak durumundayım, bu saldırıyı devletin yapmadığını varsayacağım. şayet devlet eliyle yapılmış ise tüm yazacaklarım anlamsız kalacaktır, buna göre okuyunuz.
ben türkiye vatandaşıyım. bu ülkede yaşıyorum, işim burada, ailemi burada ikamet ettiyorum. toplum içerisinde herkesin masum olmadığının farkındayım. dış güçlerin, farklı ihtihbarat örgütlerinin, terör örgütlerinin de benim düzenli hayatıma korku unsurları ekleyebileceğini, hayatıma veya malıma kast edebileceklerini düşünüyorum. bu nedenle bir "devlet" gereksimim var. "güvenlik" istiyorum. bunun için "zorunlu askerlik", polis teşkilatı, milli istihbarat teşkilatı gibi kavram ve kurumlar mevcut bu "devlet" dediğim yapıda. tabi ki bunlar masraflı organizasyonlar, o nedenle devlet diyor ki, "güvenliği sağlayabilmem için, yediğin içtiğin, aldığın sattığı, kullandığın her şeyden vergi istiyorum." tabi haklı, ben de veriyorum vergileri. beklentim, can ve mal güvenliğimin sağlanması.
ancak televizyonlarda görüyorum ki, bu ülkenin belli kısımları çok güvensiz. sivas'tan öteye hiç gitmedim mesela. mardin'i çok merak ediyorum, ama yolunda arabamın önünü kesip, ailemin önünde beni öldürme ihtimali olan bir örgüt var ve polis-jandarma beni bu insanlardan koruyamıyor. bu nedenle, "güvenlik" isteğim ağır basıyor ve merakımı halının altına süpürüyorum, gitmiyorum mardine.
ben hatta istanbul'a bile nadiren gidiyorum. istiklalde yürürken ellerim sürekli ceplerimi kontrol ediyor. duyuyorum ki kapkaç olursa polis vakayı çözemiyor, giden gidiyor.
trafik kazası yaptığımda yaralanma yoksa polis gelmiyor. çağırıyorum, anlaşamıyoruz diyorum, gelicez diyor ama gelmiyor.
anlatıyorlar, gece yarısı bir beyaz eşya mağazasına silahlı kişiler saldırıyor, bekçi vs vuruluyor, polis çağırılmış ama gelmiyor. polis tanıdıkları diyor ki arkadaşıma, çatışma bitmeden gelmez polis diyor.
bu örnekler çoğaldıkça çoğalır. özeti, devlet kurumu benim güvenliğimi sağlayamıyor.
ben bir adım ileri gidiyorum. başkent daha güvenlidir diye duyuyorum. polislerin, askerlerin, memurların şehri, ankara. hayatımı orada sürdüreceğim diyorum, burada iş buluyorum ve geliyorum. en güvenli olduğu söylenen semtine yerleşiyorum. sırf daha güvenli olduğu için de burada kiralar da çok yüksek, ama olsun, ailemin can güvenliği yerinde olsun da, ne yapalım, katlanırız.
sonra bir gün, güne yeni uyanmış, kahvaltı yapmamış halimle ablamdan telefon geliyor, "haberleri gördüm seni çok merak ettim" diyor. ne haberi ne oldu diyorum, ulusta bomba patlamış diyor. şok içindeyim. nasıl olur? 2015 yılında, savunma harcamaları bu kadar yüksek, polis sayısı hiç olmadığı miktarlara ulaşmış, nasıl başkentin göbeğinde böyle bir vaka yaşanabiliyor?
haberleri izledikçe korku kaplıyor içimi. ülkenin orta yerinde, daha geçen gün iktidar partisinin seçim bildirgesini yayınladığı yerin yanı başında böyle bir olay nasıl olur. demek ki üç gün önce başbakanın bile can güvenliği yoktu diyorum. izledikçe izledikçe endişeleniyorum.
sınırların bu kadar uzağında, kontrolün en üst düzeyde olduğu bir şehirde, hem de şehrin ortasında, hem de peşpeşe iki tane bomba patlıyor.
istihbarat örgütümüz göremiyor, emniyet orada arama tarama yapmıyor. bombayı taşıyan kişi ya da kişiler tespit edilemiyor.
onlarca ölü, onun 5 katı yaralı.
terör örgütlerinin amacı, halkta korku yaratmak, kitleleri sindirerek taleplerini dikte etmektir. başarılılar mı, bakalım:
bir saat önce sevgilim aradı. "çok şükür" dedi, "sesini duyabildim". "lütfen bu aralar kalabalık yerlere çıkma" dedi. iyi de ankaranın tamamı kalabalık, "o zaman dışarı çıkma, lütfen".
başarılı mı terör örgütü? yanıtı siz bulun.
peki ben dışarı çıkmazsam, avmlerde alışveriş yapmazsam, trene binmezsem, çocuğumu okula göndermezsem ne olur? hayat durur. terör örgütlerinin yarattığı kaos ortamı hakim olursa, devlet bu duruma engel olamaz ve güvenliği sağlayamazsa, burası ırak olur, suriye olur, libya olur.
peki o zaman soruyorum, devlet neden var?
ikinci dünya savaşı
yılanın başının küçükken ezilmesi gerekliliğini göstermiş, atalarımızı bir kez daha haklı çıkarmıştır.
başlarda hitler'in şımarıklıklarına, "bize dokunmayan yılan bin yaşasın" şeklinde bakan ingilizler ve fransızlar, zamanla hitler'in buldukça bunamak hastalığına yakalanmasına sebep olmuşlardır. hitler hep daha fazlasını istemiş ve elde etmişti. sonunda hitler polonyayı da isteyince kantarın topuzunu kaçırmak neymiş gösterdi ingiltereye. artık bu gidişe son vermek gerektiği düşünülerek hitleri durdurmaya karar verdiler. ama hitler çok güçlenmişti.
tüm avrupa ile bir savaşa girdi, sonra rusya ile, sonra da amerika ile. belki teker teker hepsini yenecek güçteydi almanya. ama tarih tekerrürden ibarettir ve birinci dünya savaşında olduğu gibi kısıtlı insan ve maden kaynağı ile almanya çok uzun süre dayanamadı. taşıma su ile değirmen dönmez, romanyada gelen petrol, balkanlardan gelen demir cevheri, bombardımanlara yenik düşen endüstri bir yere kadar yetti.
bu süreçte on milyonlarca insan, bu birkaç liderin oynadığı oyunun kurbanı olmuştu. ne de olsa filler tepişir çimenler ezilir. tek suçlu hitler gibi gösterilse de, ona ses çıkarmayan ingilizler, savaşın bu kadar büyümesini bekleyen amerikanlar, hitlerin değirmenine su taşımak hatasını işlemişlerdir. japonlar ve italyanlar da bu delinin rüyalarına alet olup onu cesaretlendirmiştir.
yılanın başı küçükken ezilir. bir deliyi bu kadar cesaretlendirip insanların üzerine salmak, ahlaksızlıktır. bunu da batı medeniyetinin tarihe attığı soğuk imzalardan biri olarak yazmak gerekir.
başlarda hitler'in şımarıklıklarına, "bize dokunmayan yılan bin yaşasın" şeklinde bakan ingilizler ve fransızlar, zamanla hitler'in buldukça bunamak hastalığına yakalanmasına sebep olmuşlardır. hitler hep daha fazlasını istemiş ve elde etmişti. sonunda hitler polonyayı da isteyince kantarın topuzunu kaçırmak neymiş gösterdi ingiltereye. artık bu gidişe son vermek gerektiği düşünülerek hitleri durdurmaya karar verdiler. ama hitler çok güçlenmişti.
tüm avrupa ile bir savaşa girdi, sonra rusya ile, sonra da amerika ile. belki teker teker hepsini yenecek güçteydi almanya. ama tarih tekerrürden ibarettir ve birinci dünya savaşında olduğu gibi kısıtlı insan ve maden kaynağı ile almanya çok uzun süre dayanamadı. taşıma su ile değirmen dönmez, romanyada gelen petrol, balkanlardan gelen demir cevheri, bombardımanlara yenik düşen endüstri bir yere kadar yetti.
bu süreçte on milyonlarca insan, bu birkaç liderin oynadığı oyunun kurbanı olmuştu. ne de olsa filler tepişir çimenler ezilir. tek suçlu hitler gibi gösterilse de, ona ses çıkarmayan ingilizler, savaşın bu kadar büyümesini bekleyen amerikanlar, hitlerin değirmenine su taşımak hatasını işlemişlerdir. japonlar ve italyanlar da bu delinin rüyalarına alet olup onu cesaretlendirmiştir.
yılanın başı küçükken ezilir. bir deliyi bu kadar cesaretlendirip insanların üzerine salmak, ahlaksızlıktır. bunu da batı medeniyetinin tarihe attığı soğuk imzalardan biri olarak yazmak gerekir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)