çünkü:
piyasada iki tip motor var, dc ve ac. dc motorlar genellikle fırçalı. (fırçasız olanlar çok daha pahalı). bu motorlarda dönüş esnasında fırçaların ve dişlilerin çıkardığı sesler nedeniyle gürültü oluşuyor. engellenebilir bir durum değil. elden geldikçe izole edilebilir ancak yok edilemez.
ac motorlar ise gayet sessizdir. keza dc gibi doğru değil alternatif akım kullanır ve fırçasızdır. çok güçlü olduğu için dişli vs mekanik yapılarak gereksinim duymaz. böyle olunca da pek ses çıkarmaz.
peki neden süpürgede bunu kullanımıyoruz? çünkü, ac motorlar yavaş dönüyor. ağırlar ve büyükler. aynı zamanda adaptör gereksinimi vardır. elektrik süpürgesinde büyük ve ağır bir motor kullanamazsınız, evin içinde rahat kullanım gereklidir çünkü.
bu nedenle, dc motor kullanmak durumundayız. elden gelen, izolasyonu iyileştirmek. ki şu günkü teknolojide, artık çok da rahatsız etmeyecek düzeylere indirildi süpürge sesi.
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Ekim 2015 Pazar
haydi kızlar okula!
kızlarımızın okuması için başlatılmış bir eğitim seferberliği, kampanya.
ilerde kocasının eline bakmamak, eşinin karşısında dik durabilmek adına kızlarımız okusun!
araştırmalar, eğitim düzeyi yükseldikçe, aile içi şiddetin azaldığını gösteriyor. aynı durum, kadının gelir sahibi olması durumunda da yaşanıyor. yani çalışan kadın, eğitimli kadın, daha çok "insan gibi" muamele görüyor.
http://www.hips.hacettepe...r/tkaa2014_ozet_rapor.pdf
bunun dışında, eğitimli bir erkeğin de eğitimsiz bir erkeğe göre daha az şiddet uyguladığı yukardaki raporda net bir şekilde görülüyor. "davul bile dengi dengine" diyorsak, genelleme ile eğitimli bir kadının eğitimli bir erkek ile birlikte olma olasılığı, sosyal çevre ve kazanç düzeyi gibi durumlar düşünüldüğünde daha yüksektir.
özetle, daha iyi bir gelir elde etmek, daha iyi eğitim görmüş bir birey ile evlenmek gibi durumlar, aile içi şiddet de dahil olmak üzere hayatın daha "yaşanabilir" kılıyor kadınlar için.
sırf bu yüzden kızlarımız okusun.
ilerde kocasının eline bakmamak, eşinin karşısında dik durabilmek adına kızlarımız okusun!
araştırmalar, eğitim düzeyi yükseldikçe, aile içi şiddetin azaldığını gösteriyor. aynı durum, kadının gelir sahibi olması durumunda da yaşanıyor. yani çalışan kadın, eğitimli kadın, daha çok "insan gibi" muamele görüyor.
http://www.hips.hacettepe...r/tkaa2014_ozet_rapor.pdf
bunun dışında, eğitimli bir erkeğin de eğitimsiz bir erkeğe göre daha az şiddet uyguladığı yukardaki raporda net bir şekilde görülüyor. "davul bile dengi dengine" diyorsak, genelleme ile eğitimli bir kadının eğitimli bir erkek ile birlikte olma olasılığı, sosyal çevre ve kazanç düzeyi gibi durumlar düşünüldüğünde daha yüksektir.
özetle, daha iyi bir gelir elde etmek, daha iyi eğitim görmüş bir birey ile evlenmek gibi durumlar, aile içi şiddet de dahil olmak üzere hayatın daha "yaşanabilir" kılıyor kadınlar için.
sırf bu yüzden kızlarımız okusun.
uzak mesafe ilişkisi
"olmaz" diyenler, denediler mi?
a) denediler ve başarısız oldu bu ilişki.
arkadaş, sen başarısız oldun diye herkes başarısız mı olacak?
b) denemediler ve her zamanki gibi bilmedikleri, tecrübe etmedikleri bir konu hakkında, sanki 50 yaşına gelmiş de hayatın her şeyini öğrenmiş, ununu eleyip eleğini asmış bir amca gibi ahkam kesiyorlar.
iki durumda da,
- birbirini yeterince sevmiyor olmak
- yeterince fedakarlık yapmamış olmak
- sadece tensel bir ilişkinin içinde olmak
gibi gibi onlarca sebep nedeniyle başarısız bir ilişki yaşanmış/görülmüş olabilir.
eğer gerçekten seviyorsanız, gittiği yere kadar götürün. zor olan tabii ki daha tatlı olacaktır, bunu da unutmayın.
bir de, bu işi nasıl yürütürüm diyenler için aşağıda paylaştığım linkte bazı öneriler mevcut. umarım işinize yarar.
http://metasozluk.com/?r=girdi/goster&g=18158
not : ilişki iki kişiliktir. genel geçer kuralları yoktur. kimseden akıl almayın. hayatınızı yaşayın. her kız, her erkek özeldir. her ilişki benzersizdir. o verilen akıl, o kişinin ve sevgilisinin karakterleri ve yaşamları ile sınırlıdır. sizin ve sevgilinizin hayatları ve karakterleri ise bambaşka.
nasıl ki bir isviçreli 1000 euro kazanırken fakir sayılırken türkiyede 3000 tl güzel bir maaş gibi görülüyorsa bu da öyle.
a) denediler ve başarısız oldu bu ilişki.
arkadaş, sen başarısız oldun diye herkes başarısız mı olacak?
b) denemediler ve her zamanki gibi bilmedikleri, tecrübe etmedikleri bir konu hakkında, sanki 50 yaşına gelmiş de hayatın her şeyini öğrenmiş, ununu eleyip eleğini asmış bir amca gibi ahkam kesiyorlar.
iki durumda da,
- birbirini yeterince sevmiyor olmak
- yeterince fedakarlık yapmamış olmak
- sadece tensel bir ilişkinin içinde olmak
gibi gibi onlarca sebep nedeniyle başarısız bir ilişki yaşanmış/görülmüş olabilir.
eğer gerçekten seviyorsanız, gittiği yere kadar götürün. zor olan tabii ki daha tatlı olacaktır, bunu da unutmayın.
bir de, bu işi nasıl yürütürüm diyenler için aşağıda paylaştığım linkte bazı öneriler mevcut. umarım işinize yarar.
http://metasozluk.com/?r=girdi/goster&g=18158
not : ilişki iki kişiliktir. genel geçer kuralları yoktur. kimseden akıl almayın. hayatınızı yaşayın. her kız, her erkek özeldir. her ilişki benzersizdir. o verilen akıl, o kişinin ve sevgilisinin karakterleri ve yaşamları ile sınırlıdır. sizin ve sevgilinizin hayatları ve karakterleri ise bambaşka.
nasıl ki bir isviçreli 1000 euro kazanırken fakir sayılırken türkiyede 3000 tl güzel bir maaş gibi görülüyorsa bu da öyle.
kedi
asla ama asla çaresiz duruma düştüğünü hissetmemesi gereken hayvan. eğer kaybedecek bir şeyi olmadığına inanırsa, genlerinde sakladığı saldırgan ve hırçın yüzünü sergiliyor, saldırganlaşıyor. o pufur pufur, sevmelere gelen hali gidip, yerine bir çita, bir kaplan, bir çita gelebiliyor.
amca çocuğu bunlar sonuçta, kan çekiyor.
yıllar yıllar önce, evin bahçesinde kedi kovalamak ile eğlenmekte bori. inanılmaz kıvrak, yakalanamaz hali daha da cezbediyor, onunla birlikte ben de koşuyorum. bir kaç ay sürdü bu eğlence.
mahallede kovalanmadık kedi kalmadı, ama elde var sıfır. taktikler geliştiriyorum, koşma şeklini, kaçış yollarını tespit ediyorum. iş iyice sarmaya başladı, süper zevk alıyorum.
diğer çocuklar da katıldı sonra. siz de deneyin, harika bir şey. hep birlikte kovalıyoruz kedileri. ama yakalayan yok.
bu şekilde çokça zaman geçtikten sonra, bir gün, artık çabalarım sonuç verdi ve kaçacak yeri kalmadı. karşımda çaresizce duruyor. e peki şimdi?
kedi ile göz göze geldik, tıslamaya başladı. o an ben de farkettim, tadı kaçmıştı işin, kovalarken zevkliydi ama, şimdi ne yapıcam, ne işime yarayacak?
kedi soruyu yanıtladı benim yerime, onu yakalayıp öldüreceğimi hissetti sanırım. vücut dili ile savaşa hazır olduğunu söyledi bana. hızına baktım, reflekslerine, üzerime atlayıp yüzümü parçalasa yapabileceğim hiçbir şey yoktu. o an karar verdi, onurlu bir ölüm istiyordu, üzerime bir hamle yaptı, pençesini savurdu.
şans, bahçede bir şeyler yaparım, koluma diken batmasın diye kalın bir şey giymiştim, yırttı attı. düşünüyorum, kolumu parçalayacak şekilde sallamış pençesini.
ilk hamleyi yaptı, beni yere düşürdü, ama daha devam etmedi. amacı kaçıp kurtulmaktı, öyle de yaptı. ama ben yerdeyken üzerime atlasa, çizilmedik, kanamadık yerimi bırakmazdı, eminim.
işte bu yüzden, kedileri köşeye sıkıştırmayın. sabrını zorlamayın.
amca çocuğu bunlar sonuçta, kan çekiyor.
yıllar yıllar önce, evin bahçesinde kedi kovalamak ile eğlenmekte bori. inanılmaz kıvrak, yakalanamaz hali daha da cezbediyor, onunla birlikte ben de koşuyorum. bir kaç ay sürdü bu eğlence.
mahallede kovalanmadık kedi kalmadı, ama elde var sıfır. taktikler geliştiriyorum, koşma şeklini, kaçış yollarını tespit ediyorum. iş iyice sarmaya başladı, süper zevk alıyorum.
diğer çocuklar da katıldı sonra. siz de deneyin, harika bir şey. hep birlikte kovalıyoruz kedileri. ama yakalayan yok.
bu şekilde çokça zaman geçtikten sonra, bir gün, artık çabalarım sonuç verdi ve kaçacak yeri kalmadı. karşımda çaresizce duruyor. e peki şimdi?
kedi ile göz göze geldik, tıslamaya başladı. o an ben de farkettim, tadı kaçmıştı işin, kovalarken zevkliydi ama, şimdi ne yapıcam, ne işime yarayacak?
kedi soruyu yanıtladı benim yerime, onu yakalayıp öldüreceğimi hissetti sanırım. vücut dili ile savaşa hazır olduğunu söyledi bana. hızına baktım, reflekslerine, üzerime atlayıp yüzümü parçalasa yapabileceğim hiçbir şey yoktu. o an karar verdi, onurlu bir ölüm istiyordu, üzerime bir hamle yaptı, pençesini savurdu.
şans, bahçede bir şeyler yaparım, koluma diken batmasın diye kalın bir şey giymiştim, yırttı attı. düşünüyorum, kolumu parçalayacak şekilde sallamış pençesini.
ilk hamleyi yaptı, beni yere düşürdü, ama daha devam etmedi. amacı kaçıp kurtulmaktı, öyle de yaptı. ama ben yerdeyken üzerime atlasa, çizilmedik, kanamadık yerimi bırakmazdı, eminim.
işte bu yüzden, kedileri köşeye sıkıştırmayın. sabrını zorlamayın.
ertelemek
üniversite, ders çalışılması gerekiyor. bilgisayar başındayım.
zaten saat 12:30 gibi uyanmışım güç bela. yurt odasında lahmacun ile kahvaltımı yaptıktan sonra, tatlı bir kestirme istiyor canım. yatağa giriyorum. çıktığımda saat 15:30.
yine uyku hali var, aman diyorum bi duş alayım da kendime geleyim. duş aldın, giyindin mayışıklığı attın derken, yarım saat daha geçiyor, saat olmuş 16:00. kitapları bulayım o olsun bu olsun derken 10 dakika daha geçiyor.
saat ile göz göze geliyoruz, "neyse, saat 16:30 olsun da başlarım". bilgisayara bakarken buçuğu geçiriyorum. "tam olsun, 5de başlarım". saat beşe yaklaşırken oda arkadaşım geliyor. laflaması, anlatması falan filan derken 18:15 olmuş saat.
"altı buçukta kesin başlıyorum". bu sefer kesin diyorum. o esnada yandan nalet oda arkadaşım sesleniyor, "acıkmadın mı oğlum sen?", hakikaten, yine acıktık lan!
dışarda yiyelim diyor bir de namussuz, gidiyoruz, iki saat daha geçiyor. dokuz olsun başlıcam diyorum. saat dokuza geliyor. yan odadan sesleniyorlar, "hacım dota kuruyoruz hadi hep beraber oynayalım". durduramıyor insan kendini.
zaman geçiyor, saat 1 oluyor. bak ertesin gün diyorum, 1!
yine içimdeki manyak sesleniyor, "saat kaç oldu yau, gözleri yormayalım, sabah erken kalkar çalışırız."
sonuç : kalkamadı...
zaten saat 12:30 gibi uyanmışım güç bela. yurt odasında lahmacun ile kahvaltımı yaptıktan sonra, tatlı bir kestirme istiyor canım. yatağa giriyorum. çıktığımda saat 15:30.
yine uyku hali var, aman diyorum bi duş alayım da kendime geleyim. duş aldın, giyindin mayışıklığı attın derken, yarım saat daha geçiyor, saat olmuş 16:00. kitapları bulayım o olsun bu olsun derken 10 dakika daha geçiyor.
saat ile göz göze geliyoruz, "neyse, saat 16:30 olsun da başlarım". bilgisayara bakarken buçuğu geçiriyorum. "tam olsun, 5de başlarım". saat beşe yaklaşırken oda arkadaşım geliyor. laflaması, anlatması falan filan derken 18:15 olmuş saat.
"altı buçukta kesin başlıyorum". bu sefer kesin diyorum. o esnada yandan nalet oda arkadaşım sesleniyor, "acıkmadın mı oğlum sen?", hakikaten, yine acıktık lan!
dışarda yiyelim diyor bir de namussuz, gidiyoruz, iki saat daha geçiyor. dokuz olsun başlıcam diyorum. saat dokuza geliyor. yan odadan sesleniyorlar, "hacım dota kuruyoruz hadi hep beraber oynayalım". durduramıyor insan kendini.
zaman geçiyor, saat 1 oluyor. bak ertesin gün diyorum, 1!
yine içimdeki manyak sesleniyor, "saat kaç oldu yau, gözleri yormayalım, sabah erken kalkar çalışırız."
sonuç : kalkamadı...
11 Ekim 2015 Pazar
Genç İşgücünün Kullanılamaması
Türk gençleri çalışmadıkları, çalışmayı tercih etmedikleri için, bir işe yaramayı reddettikleri için olan durumdur.
iki gün önce bir dekorasyoncu ile tanıştım. harıl harıl eleman aradığını ancak bulamadığını belirtiyor. söylediğine göre tecrübe, el becerisi vs. aramıyormuş. sadece diyor ki güvenilir bir adam olsun, ben ona işi öğretirim.
geliri ne olacak diyorum, günlük 100 tl veriyorum diyor. zaten çok kısa zaman sonra boya badana işlerini öğrenir, hafta sonları kendi işlerini de yapar diyor. 100-120 metre karelik bir evin işini 400-500 tl civarı işçilik ile yapabileceğini, bunun da iyi bir kazanç olacağını belirtiyor.
abimiz köyüne gitmiş, kahvede oturan gençlere defalarca iş teklif etmiş. ancak yanıt olumsuz olmuş.
bu bir örnekti. belki gençler çalışmak istemediğinden, belki de herkesin mühendis-doktor vs. olmak istemesinden kaynaklı bir durum. gördüğüm kadarıyla tesisatçılık, elektrikçilik, boya-badana, dekorasyon işleri gayet güzel getirisi olan işler. cnc operatörleri 2500 tl'den, kaynakçılar 3000 tl'den başlayan maaşlarla iş bulabiliyor.
ama mesleki eğitim veren liseler küçümsenmekte, bu tarz işler de ağır işler kategorisine girip gençlerin ilgisini çekmemekte.
en nihayetinde yuva kurmak için bir iş bulmak gerektiği ortadayken, eli çabuk tutup bir an önce koluna bir bilezik takmak, bir sanat bir zanaat öğrenmek gerekir.
ama bunları yapmayacağı için türkiye'deki genç nüfusa yazık oluyor.
iki gün önce bir dekorasyoncu ile tanıştım. harıl harıl eleman aradığını ancak bulamadığını belirtiyor. söylediğine göre tecrübe, el becerisi vs. aramıyormuş. sadece diyor ki güvenilir bir adam olsun, ben ona işi öğretirim.
geliri ne olacak diyorum, günlük 100 tl veriyorum diyor. zaten çok kısa zaman sonra boya badana işlerini öğrenir, hafta sonları kendi işlerini de yapar diyor. 100-120 metre karelik bir evin işini 400-500 tl civarı işçilik ile yapabileceğini, bunun da iyi bir kazanç olacağını belirtiyor.
abimiz köyüne gitmiş, kahvede oturan gençlere defalarca iş teklif etmiş. ancak yanıt olumsuz olmuş.
bu bir örnekti. belki gençler çalışmak istemediğinden, belki de herkesin mühendis-doktor vs. olmak istemesinden kaynaklı bir durum. gördüğüm kadarıyla tesisatçılık, elektrikçilik, boya-badana, dekorasyon işleri gayet güzel getirisi olan işler. cnc operatörleri 2500 tl'den, kaynakçılar 3000 tl'den başlayan maaşlarla iş bulabiliyor.
ama mesleki eğitim veren liseler küçümsenmekte, bu tarz işler de ağır işler kategorisine girip gençlerin ilgisini çekmemekte.
en nihayetinde yuva kurmak için bir iş bulmak gerektiği ortadayken, eli çabuk tutup bir an önce koluna bir bilezik takmak, bir sanat bir zanaat öğrenmek gerekir.
ama bunları yapmayacağı için türkiye'deki genç nüfusa yazık oluyor.
Kur'an'dan Mucize Çıkartmak
çok sayıda din adamının, bir o kadar da genç bilimcinin uğraştığı çalışma.
sürekli olarak "bakın kuran'da denizlerin birbirine karışmadığı yazıyor", "bakın demirin atom numarası kurandaki ilgili surenin adının ebced hesabına denk geliyor" gibi tespitler yapıyorlar.
bunlar allah'ın gücünü gösteriyor eyvallah. ben de mest oluyorum bunları gördüğüm zaman, eyvallah.
ama şu olsa, biri bir ayete baksa, "lan acaba şunu mu demek istiyor dese", bu kişi aynı zamanda tesadüf eseri o denmek istenen şey ile ilgili bir bilim dalının öncü kişilerinden olsa, sonra gidip kuran'da tespit ettiği bu şeyi bilimsel olarak keşfetse, işte o zaman asıl bombayı patlatmış olur.
işte o zaman bu bilgiler yalnızca allah'ın gücünü ispatlamakla kalmaz, geri kalmış müslüman dünyası için de bir ilerleme kaynağı olur.
örnek veriyorum, kuran'da bir ayetten, "arılar savaş aracı olarak kullanılabilir" gibi bir sonuç çıkarsak. sonra gidip yapay arılar üretsek, onlarla da düşman ordusuna sızıp katliamlar yapsak. işte o zaman deriz ki, "hadi ateyizler bunu da açıklasın".
durum bu.
sürekli olarak "bakın kuran'da denizlerin birbirine karışmadığı yazıyor", "bakın demirin atom numarası kurandaki ilgili surenin adının ebced hesabına denk geliyor" gibi tespitler yapıyorlar.
bunlar allah'ın gücünü gösteriyor eyvallah. ben de mest oluyorum bunları gördüğüm zaman, eyvallah.
ama şu olsa, biri bir ayete baksa, "lan acaba şunu mu demek istiyor dese", bu kişi aynı zamanda tesadüf eseri o denmek istenen şey ile ilgili bir bilim dalının öncü kişilerinden olsa, sonra gidip kuran'da tespit ettiği bu şeyi bilimsel olarak keşfetse, işte o zaman asıl bombayı patlatmış olur.
işte o zaman bu bilgiler yalnızca allah'ın gücünü ispatlamakla kalmaz, geri kalmış müslüman dünyası için de bir ilerleme kaynağı olur.
örnek veriyorum, kuran'da bir ayetten, "arılar savaş aracı olarak kullanılabilir" gibi bir sonuç çıkarsak. sonra gidip yapay arılar üretsek, onlarla da düşman ordusuna sızıp katliamlar yapsak. işte o zaman deriz ki, "hadi ateyizler bunu da açıklasın".
durum bu.
Aldatmak
kelimeler yeterli gelecek mi bakalım.
partnerlerden birinin eşine sadakatsizlik etmesi, ihanet etmesi diyoruz bu duruma.
ama insan nasıl böyle bir şey yapıyor, anlamak zor.
bitirmek zor değil, karşı tarafı aldatmak kadar üzemez.
bir insanı intihara, o olmadı deliliğe, o olmadı depresyona-işsizliğe-hayattan kopmaya sürükleyecektir. bir insanın hayatını yaşanmaz hale getirecektir.
erkek yaparsa elinin kiri, kadın yaparsa iffetsizlik deniyor. bana göre iki taraf için de iğrenç bir durum.
borinin coştuğu an geliyor, aile kurumunun korunması için aldatmak ile ilgili yasa çıkarılmasını istiyorum. cezası yaptırımı olmalı. evlilik de bir anlaşma nihayetinde, evlilik sözleşmesi haricinde devlet denilen olgu bireyi korumalı.
neden peki? aldatmak kelimesinin tdk'daki birinci anlamı "beklenmedik bir davranışla yanıltmak", üçüncü anlamı "birine verilen sözü tutmamak". yani, iki durumda da bir vatandaş diğerini mağdur ediyor, aralarında yapılmış anlaşmaya uymuyor. hem de bu anlaşma yazılı. hem de bu anlaşma bir devlet memurunun önünde, iki şahit huzurunda yapılıyor. anlaşmayı bozan tarafın bir şekilde cezalandırılması gerekir.
partnerlerden birinin eşine sadakatsizlik etmesi, ihanet etmesi diyoruz bu duruma.
ama insan nasıl böyle bir şey yapıyor, anlamak zor.
bitirmek zor değil, karşı tarafı aldatmak kadar üzemez.
bir insanı intihara, o olmadı deliliğe, o olmadı depresyona-işsizliğe-hayattan kopmaya sürükleyecektir. bir insanın hayatını yaşanmaz hale getirecektir.
erkek yaparsa elinin kiri, kadın yaparsa iffetsizlik deniyor. bana göre iki taraf için de iğrenç bir durum.
borinin coştuğu an geliyor, aile kurumunun korunması için aldatmak ile ilgili yasa çıkarılmasını istiyorum. cezası yaptırımı olmalı. evlilik de bir anlaşma nihayetinde, evlilik sözleşmesi haricinde devlet denilen olgu bireyi korumalı.
neden peki? aldatmak kelimesinin tdk'daki birinci anlamı "beklenmedik bir davranışla yanıltmak", üçüncü anlamı "birine verilen sözü tutmamak". yani, iki durumda da bir vatandaş diğerini mağdur ediyor, aralarında yapılmış anlaşmaya uymuyor. hem de bu anlaşma yazılı. hem de bu anlaşma bir devlet memurunun önünde, iki şahit huzurunda yapılıyor. anlaşmayı bozan tarafın bir şekilde cezalandırılması gerekir.
Göçebeler
günümüzde de benzer şekilde örnekleri bulunan, genellikle hayvancılığa dayalı bir yaşam süren, yazın yaylalarda, kışın da genellikle korunaklı çadırlarda yaşayan, sabit ikametgahı bulunmayan insan, insan topluluğu.
aslında kökenleri çok çok eskiye, m.ö. 5000'li yıllardaki avrasya steplerindeki ve yaylalarındaki davar güdücü kavimlere dayanmaktadır.
genellikle savaşçı yapıdalardı, başlarında aristokrat diyebileceğimiz klişiler de bulunabilirdi ve zaman zaman konfederasyon olarak adlandırılan yapılar ile birbirlerine bağlanır, güç paylaşımı ve birleşimi yaparlardı.
bu yapılar, genellikle et haricinde (zaman zaman hayvansal diğer yan ürünler, kürk, deri vs.) yerleşik kavimlere bağımlı durumdaydı. aynı şekilde yerleşik kavimler de, tarım dışı beslenme kaynağı olarak ete ihtiyaç duyuyordu. bu karşılıklı gereksinimler, aralarında bir ticaret oluşmasını sağlıyordu.
bu ticaret bir şekilde aksadığında, göçebe kavimler ihtiyaçlarını zorla gidermek için yerleşik devletler veya oluşumlar ile savaşmaktan kaçınmıyordu.
(burada bölüyorum, ikinci dünya savaşı öncesinde, diğer ülkeler gibi hammadde zenginliği bulunmayan japonya-italya-almanya grubunun saldırgan tavırları da bu göçebe kavimlerin ihtiyaçlarını zorla gidermesi durumuna benzemiyor mu?)
şimdi, ta mezopotamya uygarlıklarından başlayıp, roma dönemine kadar sürekli olarak bir iki kutuplu dünya görüyoruz. biri göçebe kavimler (savaşçı aristokrasi), diğeri ise yerleşik yaşama geçmiş kitle (zanaatkarlar, köylüler, krallar, zamanla din adamları vs.). bu karşıtlık, bir şekilde o zamanların en büyük etkileşimi olmuş, hem uluslararası diplomasinin oluşumuna katkı sağlamış, hem de yerleşik uygarlıklarda üretilen kültürün ve değerlerin, göçebe kavimlere aktarımını hızlandırmıştır.
işte, basit şekilde göçebe dediğimiz, davar güdücü, hayvan yetiştirici kavimler olarak adlandırılan bu kitle aslında uygarlığın oluşumundaki iki temel oluşumdan biri oluyor.
aslında kökenleri çok çok eskiye, m.ö. 5000'li yıllardaki avrasya steplerindeki ve yaylalarındaki davar güdücü kavimlere dayanmaktadır.
genellikle savaşçı yapıdalardı, başlarında aristokrat diyebileceğimiz klişiler de bulunabilirdi ve zaman zaman konfederasyon olarak adlandırılan yapılar ile birbirlerine bağlanır, güç paylaşımı ve birleşimi yaparlardı.
bu yapılar, genellikle et haricinde (zaman zaman hayvansal diğer yan ürünler, kürk, deri vs.) yerleşik kavimlere bağımlı durumdaydı. aynı şekilde yerleşik kavimler de, tarım dışı beslenme kaynağı olarak ete ihtiyaç duyuyordu. bu karşılıklı gereksinimler, aralarında bir ticaret oluşmasını sağlıyordu.
bu ticaret bir şekilde aksadığında, göçebe kavimler ihtiyaçlarını zorla gidermek için yerleşik devletler veya oluşumlar ile savaşmaktan kaçınmıyordu.
(burada bölüyorum, ikinci dünya savaşı öncesinde, diğer ülkeler gibi hammadde zenginliği bulunmayan japonya-italya-almanya grubunun saldırgan tavırları da bu göçebe kavimlerin ihtiyaçlarını zorla gidermesi durumuna benzemiyor mu?)
şimdi, ta mezopotamya uygarlıklarından başlayıp, roma dönemine kadar sürekli olarak bir iki kutuplu dünya görüyoruz. biri göçebe kavimler (savaşçı aristokrasi), diğeri ise yerleşik yaşama geçmiş kitle (zanaatkarlar, köylüler, krallar, zamanla din adamları vs.). bu karşıtlık, bir şekilde o zamanların en büyük etkileşimi olmuş, hem uluslararası diplomasinin oluşumuna katkı sağlamış, hem de yerleşik uygarlıklarda üretilen kültürün ve değerlerin, göçebe kavimlere aktarımını hızlandırmıştır.
işte, basit şekilde göçebe dediğimiz, davar güdücü, hayvan yetiştirici kavimler olarak adlandırılan bu kitle aslında uygarlığın oluşumundaki iki temel oluşumdan biri oluyor.
Avrupa Uygarlığı
avrupa kıtasında var olmuş, binlerce yıllık geçmişe dayanan, çeşitli etkileşimlerin sonucu oluşmuş kültürel, ekonomik, teknolojik faaliyetlerin ve biriken bilginin tümü, avrupa uygarlığı dediğimiz kavramı oluşturuyor.
aslında avrupa geçmiş çağlarda asya karşısında sönük kalmış durumdaydı. bir şekilde bina inşa edilemeyen dönemde, taşları üst üste yığıp tapınak yaparken avrupa insanı, mezopotamya'da yavaş yavaş çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dine evrim başlamış durumdaydı.
el aleti kullanımı da aynı şekilde, tarım aletlerinde de aynı şekilde, mezopotamya uygarlığının çok gerisinde idi avrupa. hatta öyle ki, saban benzeri araç gereci icat edemedikleri için, çok yağışlı avrupa ikliminde oluşan kalın çamur tabakaları bile yarılamamış, tarım faaliyetleri hep ilkel düzeyde kalmıştı.
avrupa kavimleri öncelikle barbarlar ile etkileşime geçti, hint-avrupa dillerini elde ettiler, onlardan bronz ve çelik işlemeyi öğrendiler. daha sonraları, avrupa, önce yunan kültüründen etkilenerek yavaş yavaş teknik bilimi oluşturmaya ve bu kapsamda bilgi üretmeye başladılar.
zaman geçtikçe ilerlediler, sanayi devriminin öncülerini olan yel değirmeni kullanımı vs. faaliyetlere giriştiler.
iki farklı nitelikteki bu kültürleri, yani yerleşik yunan kültürü ve göçebe kültürünü bir araya getiren avrupa kavimleri, hem yerleşik yaşam kaynaklı teknik becerilere, uzun vadeli yatırım kültürüne ve soğukkanlılığa hem de göçebe yaşam kaynaklı savaşçılık, cesaret ve atılganlık gibi kavramlara sahip oldular.
bu iki kültürün birleşimi ise sanırım mükemmel karışım oluyor.
aslında avrupa geçmiş çağlarda asya karşısında sönük kalmış durumdaydı. bir şekilde bina inşa edilemeyen dönemde, taşları üst üste yığıp tapınak yaparken avrupa insanı, mezopotamya'da yavaş yavaş çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dine evrim başlamış durumdaydı.
el aleti kullanımı da aynı şekilde, tarım aletlerinde de aynı şekilde, mezopotamya uygarlığının çok gerisinde idi avrupa. hatta öyle ki, saban benzeri araç gereci icat edemedikleri için, çok yağışlı avrupa ikliminde oluşan kalın çamur tabakaları bile yarılamamış, tarım faaliyetleri hep ilkel düzeyde kalmıştı.
avrupa kavimleri öncelikle barbarlar ile etkileşime geçti, hint-avrupa dillerini elde ettiler, onlardan bronz ve çelik işlemeyi öğrendiler. daha sonraları, avrupa, önce yunan kültüründen etkilenerek yavaş yavaş teknik bilimi oluşturmaya ve bu kapsamda bilgi üretmeye başladılar.
zaman geçtikçe ilerlediler, sanayi devriminin öncülerini olan yel değirmeni kullanımı vs. faaliyetlere giriştiler.
iki farklı nitelikteki bu kültürleri, yani yerleşik yunan kültürü ve göçebe kültürünü bir araya getiren avrupa kavimleri, hem yerleşik yaşam kaynaklı teknik becerilere, uzun vadeli yatırım kültürüne ve soğukkanlılığa hem de göçebe yaşam kaynaklı savaşçılık, cesaret ve atılganlık gibi kavramlara sahip oldular.
bu iki kültürün birleşimi ise sanırım mükemmel karışım oluyor.
Erkeklerin Zenginliğini Gösterme Çabası
şimdi, erkek dediğin, malborosunu, arabasının anahtarını, cüzdanını çıkarıp barmenin önüne bırakıyor. sonra da etrafa cool bakışlar atmaya çalışıyor.
arabasına biniyor, gazı köklüyor. jipine biniyor, umursamaz tavırlarla yol alıyor. pazarlık yapmadan alışveriş yapıyor, bir şey satın alırken satıcıyı azarlıyor.
peki neler oluyor bu üç milyar insana?
durum şu ki, erkekler kadınları etkilemek istiyor.
kadınlar, yuva kurabilecekleri, birlikte sağlıklı çocuklar elde edip yetiştirebileceği, yuvasına bakabilecek, yuvayı dış etkilerden koruyabilecek bir erkek ile hayatını devam ettirmek isterler.
bu, ilkel çağlardan itibaren süregelmekte olan bir yapıdır. ilkel dönemde, en güçlü olan, en iyi avlanan, en iyi savaş aleti kullanan erkek idi aradıkları kişi.
şimdi ise güç, para demek. saf sevgi veya aşk üzere kurulmuş, duygusallık yüklü evlilikleri bir kenara bırakırsak, uzunca bir dönem boyunca mantık evlilikleri maddi güce erişmiş kişilerin hedef alındığı şeylerdi.
şu an için anlaşabilmek, duygusal paylaşım gibi kavramlar ön plana çıkmış olsa da, maddi gücü elde etmiş erkeklerin kadınlara daha çok hitap edebiliyor olması gibi bir durum söz konusu.
nitekim, erkekler de, "benim çok param var", "ben çok güçlüyüm", "benimle birlikte olursan ben her şeyin üstesinden gelirim" mesajı verebilmek adına, malı mülkü ne varsa ortaya seriyor, belki bilinçli belki de bilinçsiz şekilde.
elbette ki son dönemde kadınların beklentilerinde bir değişiklik var. anlayışlı, ev işlerine yardımcı, sevecen baba olabilecek, şiddete karşı, kadın haklarına saygılı bir eş hayal edenlerin sayısı oldukça fazla. e tabi ki erkekler de bu ihtiyaca yönelik evrim sürecine koyuldu bile. meriç olarak tabir ettiğimiz "kızların en yakın arkadaşı" konsepti bunun üzerine dayanıyor. "yakışıklı olmayabilirim, karizmatik olmayabilirim, ama seni çok iyi dinler, anlarım, duygusalım" insanı olan meriç, kadınların bu belirttiğim isteğine oynuyor.
neticede, bir erkeğin tüm davranışlarında olduğu gibi "zenginliği gösterme çabası" da kadınları etkilemekten ibarettir.
arabasına biniyor, gazı köklüyor. jipine biniyor, umursamaz tavırlarla yol alıyor. pazarlık yapmadan alışveriş yapıyor, bir şey satın alırken satıcıyı azarlıyor.
peki neler oluyor bu üç milyar insana?
durum şu ki, erkekler kadınları etkilemek istiyor.
kadınlar, yuva kurabilecekleri, birlikte sağlıklı çocuklar elde edip yetiştirebileceği, yuvasına bakabilecek, yuvayı dış etkilerden koruyabilecek bir erkek ile hayatını devam ettirmek isterler.
bu, ilkel çağlardan itibaren süregelmekte olan bir yapıdır. ilkel dönemde, en güçlü olan, en iyi avlanan, en iyi savaş aleti kullanan erkek idi aradıkları kişi.
şimdi ise güç, para demek. saf sevgi veya aşk üzere kurulmuş, duygusallık yüklü evlilikleri bir kenara bırakırsak, uzunca bir dönem boyunca mantık evlilikleri maddi güce erişmiş kişilerin hedef alındığı şeylerdi.
şu an için anlaşabilmek, duygusal paylaşım gibi kavramlar ön plana çıkmış olsa da, maddi gücü elde etmiş erkeklerin kadınlara daha çok hitap edebiliyor olması gibi bir durum söz konusu.
nitekim, erkekler de, "benim çok param var", "ben çok güçlüyüm", "benimle birlikte olursan ben her şeyin üstesinden gelirim" mesajı verebilmek adına, malı mülkü ne varsa ortaya seriyor, belki bilinçli belki de bilinçsiz şekilde.
elbette ki son dönemde kadınların beklentilerinde bir değişiklik var. anlayışlı, ev işlerine yardımcı, sevecen baba olabilecek, şiddete karşı, kadın haklarına saygılı bir eş hayal edenlerin sayısı oldukça fazla. e tabi ki erkekler de bu ihtiyaca yönelik evrim sürecine koyuldu bile. meriç olarak tabir ettiğimiz "kızların en yakın arkadaşı" konsepti bunun üzerine dayanıyor. "yakışıklı olmayabilirim, karizmatik olmayabilirim, ama seni çok iyi dinler, anlarım, duygusalım" insanı olan meriç, kadınların bu belirttiğim isteğine oynuyor.
neticede, bir erkeğin tüm davranışlarında olduğu gibi "zenginliği gösterme çabası" da kadınları etkilemekten ibarettir.
Türk Kızları
dünyanın en iyi anneleri türk anneleridir. tartışmam bile bunu, neden demeyin, net bir şekilde durum böyle.
en vefakar, en cefakar kadınlar da türk kadınlarıdır. bakmayın şimdi ojem bozuldu, tırnağım kırıldı dediklerine. zorda kaldığınızda, parasız kaldığınızda bırakıp giden rus kızlarına benzemezler, sonuna kadar sevdiğinin yanında yer alırlar.
yuvayı nasıl çekip çevireceğini de çok iyi bilir türk kadını. paranız azsa, en uygun fiyata ailenin ihtiyaçlarını giderecek dükkanları bulana kadar arar durur. el işi yapar, gündeliğe bile gider, ama çocuklarına bakar. işsiz kaldın diye boşanıp gitmez öyle.
uzar gider bu, türk kızlarına kurban olun.
en vefakar, en cefakar kadınlar da türk kadınlarıdır. bakmayın şimdi ojem bozuldu, tırnağım kırıldı dediklerine. zorda kaldığınızda, parasız kaldığınızda bırakıp giden rus kızlarına benzemezler, sonuna kadar sevdiğinin yanında yer alırlar.
yuvayı nasıl çekip çevireceğini de çok iyi bilir türk kadını. paranız azsa, en uygun fiyata ailenin ihtiyaçlarını giderecek dükkanları bulana kadar arar durur. el işi yapar, gündeliğe bile gider, ama çocuklarına bakar. işsiz kaldın diye boşanıp gitmez öyle.
uzar gider bu, türk kızlarına kurban olun.
Hırsızlık
bir suç, belki bir meslek, belki de bir kavram.
bir şeyi çalmak olarak değerlendirilmiş tdk tarafından. genel olarak algımız, bir eve girip eşya çalmak, arabadan teyp çalmak gibi bir şey. oysa ki iş daha derinlerde. tüm suçlar belki de hırsızlık sayılabilir, bi şekilde.
adam öldürmek. bir bireyin yaşama hakkını çalmak. sevdiklerinin onunla vakit geçirme özgürlüğünü, nişanlısının hayallerini çalmak aynı zamanda. ölen kişinin umutları, ailesinin onunla ilgili planlarını, dünyaya vereceklerini çalmak.
tecavüz, bir kişinin cinsel bütünlüğünü çalmak. kuracağı mutlu yaşamı, yaşayacağı cinselliği çalmak. kabuslar ile geçecek gecelerinde görebileceği güzel rüyaları çalmak. psikolojiyi, zihni harap etmek, sağlığını çalmak aynı zamanda.
rüşvet, iltimas, kopya, usulsüzlük, hepsi elbette hırsızlık. para çalıyor, ünvan çalıyor, torpil ile başkasının hakkını çalıyor.
savaş suçları, hepsi hırsızlık. bir insanın tüm hayatını, evini barkını, düzenini, yıllar içinde oluşmuş işini, görevini, yerini yurdunu çalmak. geleceğini çalmak. bir ülkenin koca bir neslini çalmak.
darbe yapıp seçmenin iradesini çalmak, sandıkta oyları yanlış yazıp oy çalmak, hepsi hırsızlık.
yalan söyleyerek karşınızdakinin güvenini çalmak. iftira atarak birinin doğru bilinme hakkını çalmak. sırada önünüzde olacak kişinin yerine geçmek, hırsızlık. emniyet şeridenden gitmek, diğer araçların beklerken verdiği zamanı çalmak, o da hırsızlık.
havayı kirleterek birinin nefes alma hakkını çalmak. suyu kirleterek bir canlının suyunu çalmak. bir ağaç keserek bir kuşun evini, bir çiçeği kopararak arının balını çalmak. hepsi hırsızlık.
farklı adlar, farklı örnekler. işlenecek onlarca suç. ama hepsinin ortak noktası, hırsızlık. işlenen tüm suçlar, insanın gasp etme duygusundan çıkıyor. yani hırsızlık güdüsünden.
bir şeyi çalmak olarak değerlendirilmiş tdk tarafından. genel olarak algımız, bir eve girip eşya çalmak, arabadan teyp çalmak gibi bir şey. oysa ki iş daha derinlerde. tüm suçlar belki de hırsızlık sayılabilir, bi şekilde.
adam öldürmek. bir bireyin yaşama hakkını çalmak. sevdiklerinin onunla vakit geçirme özgürlüğünü, nişanlısının hayallerini çalmak aynı zamanda. ölen kişinin umutları, ailesinin onunla ilgili planlarını, dünyaya vereceklerini çalmak.
tecavüz, bir kişinin cinsel bütünlüğünü çalmak. kuracağı mutlu yaşamı, yaşayacağı cinselliği çalmak. kabuslar ile geçecek gecelerinde görebileceği güzel rüyaları çalmak. psikolojiyi, zihni harap etmek, sağlığını çalmak aynı zamanda.
rüşvet, iltimas, kopya, usulsüzlük, hepsi elbette hırsızlık. para çalıyor, ünvan çalıyor, torpil ile başkasının hakkını çalıyor.
savaş suçları, hepsi hırsızlık. bir insanın tüm hayatını, evini barkını, düzenini, yıllar içinde oluşmuş işini, görevini, yerini yurdunu çalmak. geleceğini çalmak. bir ülkenin koca bir neslini çalmak.
darbe yapıp seçmenin iradesini çalmak, sandıkta oyları yanlış yazıp oy çalmak, hepsi hırsızlık.
yalan söyleyerek karşınızdakinin güvenini çalmak. iftira atarak birinin doğru bilinme hakkını çalmak. sırada önünüzde olacak kişinin yerine geçmek, hırsızlık. emniyet şeridenden gitmek, diğer araçların beklerken verdiği zamanı çalmak, o da hırsızlık.
havayı kirleterek birinin nefes alma hakkını çalmak. suyu kirleterek bir canlının suyunu çalmak. bir ağaç keserek bir kuşun evini, bir çiçeği kopararak arının balını çalmak. hepsi hırsızlık.
farklı adlar, farklı örnekler. işlenecek onlarca suç. ama hepsinin ortak noktası, hırsızlık. işlenen tüm suçlar, insanın gasp etme duygusundan çıkıyor. yani hırsızlık güdüsünden.
Çok Yemek Ama Kilo Almamak
geçici bir durumdur. dikkatle okuyunuz.
kilo vermek veya almak ile ilgili önemli bir konsept "atalet"tir.
eğer uzun bir süre rejim yapmamışsanız, rejime başladığınızda vücut bir süre tepkisiz kalacaktır. eğer kaslarınızı eritecek şekilde açlık ile terbiye etmiyorsanız vücudu (ki kesinlikle yapmamalısınız) hemen kilo verme başlamaz. atalet devam eder. belirli bir süre sonra kilo vermeye başlarsınız.
diyelim ki rejime devam ettiniz ve kilo veriyorsunuz. sonra rejimi bırakmaya karar verdiniz. rejim devam etmese de bir süre kilo verebilirsiniz. en azından, çok miktarda yemek yeseniz bile kilo almazsınız. "yiyorum yiyorum kilo almıyorum" diye gezinen arkadaşlar var ya, onların açıklaması bu işte.
ama, atalet bu sefer tersine döner. o az önce yese de kilo alamadığını söyleyen kişi kilo almaya bir süre sonra başlar. bu sefer de durdurmak istese bile kilo alma trendini durduramaz.
borsa gibi düşünün, yükselik trendinde ise küçük düşüşleri umursamaz veya tam tersi.
kilo vermek veya almak ile ilgili önemli bir konsept "atalet"tir.
eğer uzun bir süre rejim yapmamışsanız, rejime başladığınızda vücut bir süre tepkisiz kalacaktır. eğer kaslarınızı eritecek şekilde açlık ile terbiye etmiyorsanız vücudu (ki kesinlikle yapmamalısınız) hemen kilo verme başlamaz. atalet devam eder. belirli bir süre sonra kilo vermeye başlarsınız.
diyelim ki rejime devam ettiniz ve kilo veriyorsunuz. sonra rejimi bırakmaya karar verdiniz. rejim devam etmese de bir süre kilo verebilirsiniz. en azından, çok miktarda yemek yeseniz bile kilo almazsınız. "yiyorum yiyorum kilo almıyorum" diye gezinen arkadaşlar var ya, onların açıklaması bu işte.
ama, atalet bu sefer tersine döner. o az önce yese de kilo alamadığını söyleyen kişi kilo almaya bir süre sonra başlar. bu sefer de durdurmak istese bile kilo alma trendini durduramaz.
borsa gibi düşünün, yükselik trendinde ise küçük düşüşleri umursamaz veya tam tersi.
Komünist Jargon
komünizmin türkiyede halk tabanına yayılması sürecinde devletin, "egemen güçler"in bir şekilde elindeki tüm unsurları kullanarak, kah milliyetçilik, kah islam kartlarını öne sürerek komünizmi bir "kitle" nin ögesi haline getirmesi ile oluşmuş durum.
hızlı biçimde en ücra köylere kadar yayılmasına rağmen sosyalizm, sosyalist yönetim fikirleri kendini 8* darbesi ile koğuş aralarında buldu. geride ne propaganda yapabilecek kimse kaldı, ne de kalanların yapabileceği ortam. zaten darbe esnasında yapılanlar bu kitleyi tekrar siyaset yapamaz hale getirdi. ardından milli eğitim temelli karşı enformasyon ile gençliğin apolitik hale getirilmesi, bir kaç belirgin kavram dışında fikir üretemez hale gelmesi, sosyalist fikrin hem dilini hem de idealarını halktan uzakta bir köşeye itti.
bu mevcut ortamda kalan sosyalistler ise, kendilerini başbaşa sohbetlerde buldular. propaganda yapamaz halde, gittikçe halktan uzaklaştılar.
uzaklaşmalarında bir etken, televizyonda sürekli olarak "huzuru kaçıran" statüsündeki sosyalist gençler oldu. halk tarafından düşman görülmeleri için ne gerekiyorsa yapıldı.
odtü gibi, ankara siyasal gibi ortamda, hopa gibi az kalmış anadolu ilçelerinde, tuzluçayır gibi tek tük semtlerde sıkışmış bir jargon, fikir, düşünce akımı haline geldi sosyalizm türkiyede.
ilerde ne olur? hdp-chp yakınlaşması, gezi eylemlerinde kurulan yeni yapı belki de sosyalist akımın tekrar canlanmasını sağlayacaktır. kim bilir?
hızlı biçimde en ücra köylere kadar yayılmasına rağmen sosyalizm, sosyalist yönetim fikirleri kendini 8* darbesi ile koğuş aralarında buldu. geride ne propaganda yapabilecek kimse kaldı, ne de kalanların yapabileceği ortam. zaten darbe esnasında yapılanlar bu kitleyi tekrar siyaset yapamaz hale getirdi. ardından milli eğitim temelli karşı enformasyon ile gençliğin apolitik hale getirilmesi, bir kaç belirgin kavram dışında fikir üretemez hale gelmesi, sosyalist fikrin hem dilini hem de idealarını halktan uzakta bir köşeye itti.
bu mevcut ortamda kalan sosyalistler ise, kendilerini başbaşa sohbetlerde buldular. propaganda yapamaz halde, gittikçe halktan uzaklaştılar.
uzaklaşmalarında bir etken, televizyonda sürekli olarak "huzuru kaçıran" statüsündeki sosyalist gençler oldu. halk tarafından düşman görülmeleri için ne gerekiyorsa yapıldı.
odtü gibi, ankara siyasal gibi ortamda, hopa gibi az kalmış anadolu ilçelerinde, tuzluçayır gibi tek tük semtlerde sıkışmış bir jargon, fikir, düşünce akımı haline geldi sosyalizm türkiyede.
ilerde ne olur? hdp-chp yakınlaşması, gezi eylemlerinde kurulan yeni yapı belki de sosyalist akımın tekrar canlanmasını sağlayacaktır. kim bilir?
Şehitlik Üzerine...
farklı görüşlere göre farklı değerlendirmeler olabilir. ben türkiyede yaygın dini inanış olan hanefi mezhebinin bakışını buraya aktarayım:
hanefi mezhebi alimlerinin görüşlerine göre şehitlik üçe ayrılabilir:
dünya ve ahiret için şehit olanlar: bunlar islam dini için savaşlarda veya işkencede ölenler gibi, inançları nedeniyle öldürülen kimselerdir.
ahiret için şehit olanlar: bunlar yine islami inançları nedeniyle fiziksel zulüm görmüş ve bunun neticesinde, hemen değil de sonradan vefat etmiş kişilerdir. bu kimseler sonradan vefat ettikleri için geride kalanlar tarafından şehit olarak kabul edilmeseler bile ahirette şehit muamelesi göreceklerdir.
dünya için şehit olanlar: bunlar dünyada, görünüşte islam dini için ölmüş gibi gözükse de niyetleri farklı olan kişilerdir. bu kimseler öldükten sonra geride kalanlar tarafından şehit olarak anılsalar bile ahirette şehit muamelesi görmeyeceklerdir.
kaynak : https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eehit
bu şehit olayı karışık. sanırım kimin gerçekten şehit olduğunu yalnızca o kişi ve allah biliyor.
ötesinde, türkiyede toplum, vatan savunması sürecinde vefat eden kimselere şehit diyor. öğretmenler, imamlar ve sağlık görevlileri de yani teröristlerce öldürülen devlet görevlileri de şehit olarak kabul ediliyor.
bir de, bayrağa sarılan ünlü tabutları var, o konu bambaşka zaten.
hanefi mezhebi alimlerinin görüşlerine göre şehitlik üçe ayrılabilir:
dünya ve ahiret için şehit olanlar: bunlar islam dini için savaşlarda veya işkencede ölenler gibi, inançları nedeniyle öldürülen kimselerdir.
ahiret için şehit olanlar: bunlar yine islami inançları nedeniyle fiziksel zulüm görmüş ve bunun neticesinde, hemen değil de sonradan vefat etmiş kişilerdir. bu kimseler sonradan vefat ettikleri için geride kalanlar tarafından şehit olarak kabul edilmeseler bile ahirette şehit muamelesi göreceklerdir.
dünya için şehit olanlar: bunlar dünyada, görünüşte islam dini için ölmüş gibi gözükse de niyetleri farklı olan kişilerdir. bu kimseler öldükten sonra geride kalanlar tarafından şehit olarak anılsalar bile ahirette şehit muamelesi görmeyeceklerdir.
kaynak : https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eehit
bu şehit olayı karışık. sanırım kimin gerçekten şehit olduğunu yalnızca o kişi ve allah biliyor.
ötesinde, türkiyede toplum, vatan savunması sürecinde vefat eden kimselere şehit diyor. öğretmenler, imamlar ve sağlık görevlileri de yani teröristlerce öldürülen devlet görevlileri de şehit olarak kabul ediliyor.
bir de, bayrağa sarılan ünlü tabutları var, o konu bambaşka zaten.
Kadınların Serseri Ruhlu Erkeklerden Hoşlanması
açıkçası yalnızca kadınlarda değil, erkeklerde de var olan bir özelliğin yansımasıdır.
evde üç çocuğunu doğurmuş, yıllarca kendine hayat arkadaşı olmuş eşi dururken, "bakımlı", "alımlı", "işveli" bir diğer alternatife koşup eşini aldatan erkek de aynı psikolojinin ürünüdür.
evlilik çağı gelene kadar erkeklerin de hanım hanımcık kızlardan hoşlandığına pek rastlamadım açıkçası. popüler, güzel giyimli, havalı kızlar her zaman favori olmamış mıdır?
gel gelelim, erkekler de kadınlar da evlenecekleri günler geldiğinde, o serseri ruhlarını bir kenara bırakıp, çocuklarına ebeveyn olabilecek, bir hayatı paylaşabilecek, eş kültür-din-dil-sosyopolitik-sosyokültürel vs. karakterlere sahip bir karşı cins arayışına girerler.
bu da doğanın cilvelerinden biridir.
evde üç çocuğunu doğurmuş, yıllarca kendine hayat arkadaşı olmuş eşi dururken, "bakımlı", "alımlı", "işveli" bir diğer alternatife koşup eşini aldatan erkek de aynı psikolojinin ürünüdür.
evlilik çağı gelene kadar erkeklerin de hanım hanımcık kızlardan hoşlandığına pek rastlamadım açıkçası. popüler, güzel giyimli, havalı kızlar her zaman favori olmamış mıdır?
gel gelelim, erkekler de kadınlar da evlenecekleri günler geldiğinde, o serseri ruhlarını bir kenara bırakıp, çocuklarına ebeveyn olabilecek, bir hayatı paylaşabilecek, eş kültür-din-dil-sosyopolitik-sosyokültürel vs. karakterlere sahip bir karşı cins arayışına girerler.
bu da doğanın cilvelerinden biridir.
11 Aralık 2014 Perşembe
avmlerin havasız olmasının nedeni
şimdi, klima dediğiniz arkadaş pahalı bir sistem. tüm avmlerde yeterli miktarda bulunuyor. ama dediğim gibi, çalıştırmak pahalı.
yaz günü, dışarısı 38 derece, içeriyi 24 derecede tutmaya çalıştığınızı düşünelim. 14 derece soğutacaksınız dışardan aldığınız havayı, ve bunu sürekli yapacaksınız. maliyet inanılmaz boyutlara varır.
bunun yerine, bu avmci abilerimiz, içerdeki havayı alıp (insanların ısıttığı kadar, varsayalım ki 28-30 derece olsun) 24 dereceye soğutmayı tercih ediyorlar. dışardaki sıcak hava yerine, içerdeki nispeten serin havayı soğutmak daha ucuz oluyor.
e ne oluyor? sabah açıldığında hangi hava varsa içerde, akşama kadar o dönüp duruyor. (kapılardan camlardan kaçak giren temiz havayı yoksayma hakkımı kullanıyorum). e tabi her dönüşte biraz daha karbondioksit içeriği artmış olarak.
hava gittikçe ferahlığını yitiriyor, daha boğucu hale geliyor. (serin olabilir, ama karbondioksit oranı arttıkça insanda boğulma, nefes darlığı hissi yaratır)
onu geçtim, içerde yeterli sayıda solunum yolu hastalığı sahibi kişi varsa buyrun cenaze namazına, herkese yayılacak o virüsler.
işte böyle, avmye giderken, küçücük çocuğunuzu sokarken bir daha düşünün.
yaz günü, dışarısı 38 derece, içeriyi 24 derecede tutmaya çalıştığınızı düşünelim. 14 derece soğutacaksınız dışardan aldığınız havayı, ve bunu sürekli yapacaksınız. maliyet inanılmaz boyutlara varır.
bunun yerine, bu avmci abilerimiz, içerdeki havayı alıp (insanların ısıttığı kadar, varsayalım ki 28-30 derece olsun) 24 dereceye soğutmayı tercih ediyorlar. dışardaki sıcak hava yerine, içerdeki nispeten serin havayı soğutmak daha ucuz oluyor.
e ne oluyor? sabah açıldığında hangi hava varsa içerde, akşama kadar o dönüp duruyor. (kapılardan camlardan kaçak giren temiz havayı yoksayma hakkımı kullanıyorum). e tabi her dönüşte biraz daha karbondioksit içeriği artmış olarak.
hava gittikçe ferahlığını yitiriyor, daha boğucu hale geliyor. (serin olabilir, ama karbondioksit oranı arttıkça insanda boğulma, nefes darlığı hissi yaratır)
onu geçtim, içerde yeterli sayıda solunum yolu hastalığı sahibi kişi varsa buyrun cenaze namazına, herkese yayılacak o virüsler.
işte böyle, avmye giderken, küçücük çocuğunuzu sokarken bir daha düşünün.
pazar günleri avmlerin kapalı olması
yeni yasa taslağı ile olması muhtemel durum.
tamam küçük esnaf kazansın ama yahu bi durup düşünelim.
bu ülkede hiçbir şeyin etkileri düşünülmüyor. küçük esnaf kazansın, ne yapalım, avmleri kapatalım, böylece herkes küçük esnaftan alışveriş yapar. evet, kapatmanın ilk sonucu budur ve olumludur. peki, kapatmak denilen eylem neticesinde başka sonuçlar, mühendislik tabiriyle disturbanceler oluşmayacak mı?
öncelikle, pazar günleri bu avmlerin en çok müşteri aldığı günler. pazarı iptal edersen kalır bir tek cumartesi. o gün gidebileni var gidemeyeni var, her halükarda müşterisi azalacak. müşteri azalırsa çalışan da azalır, hooop yeni işsizler.
tamam küçük esnaftan alışveriş yapalım. şimdi, gidiyorum avmye, koyuyorum arabamı güvenlikli otoparka, huzur içinde alışverişimi yapıyorum. kapatırsan ne olacak? o kadar araba ulus'a veya kızılay'a sığacak mı? mümkün değil. e toplu taşıma? o kadar otobüs nerdee! önce küçük esnafın etrafında altyapı oluştur, sonra düşünelim bunları.
işin bir de farklı bir yanı var. avm sahibi gözüyle bakalım. gitmişim, bastırmışım parayı, dükkan açmışım en büyüğünden. parayı ben verdim, emeği ben koydum, ya hu devlet nasıl oluyor da hangi gün açıp hangi gün kapatacağıma karar veriyor? istersem gece 4te açarım. özel sermayeyi boğma yetkisi nasıl oluyor devletin elinde anlamıyorum.
ha istiyor muyum avm, asla! iğrenç mekanlar, kötü kokuyorlar, hastalık yuvası yerler. (bkz: avmlerin havasız olmasının sebebi) insanları sömürüyorlar, küçük esnafı bitiriyorlar, insanları kapalı mekanlara hapsedip doğadan ve açık havadan koparıyorlar. ama zorla değil işte, herkes gönüllü gidiyor.
benim derdim avm yandaşlığı ya da karşıtlığı değil. ama diyorum ki, adım atarken oluşacak tüm sonuçları düşünüp ona göre hareket etmek lazım.
tamam küçük esnaf kazansın ama yahu bi durup düşünelim.
bu ülkede hiçbir şeyin etkileri düşünülmüyor. küçük esnaf kazansın, ne yapalım, avmleri kapatalım, böylece herkes küçük esnaftan alışveriş yapar. evet, kapatmanın ilk sonucu budur ve olumludur. peki, kapatmak denilen eylem neticesinde başka sonuçlar, mühendislik tabiriyle disturbanceler oluşmayacak mı?
öncelikle, pazar günleri bu avmlerin en çok müşteri aldığı günler. pazarı iptal edersen kalır bir tek cumartesi. o gün gidebileni var gidemeyeni var, her halükarda müşterisi azalacak. müşteri azalırsa çalışan da azalır, hooop yeni işsizler.
tamam küçük esnaftan alışveriş yapalım. şimdi, gidiyorum avmye, koyuyorum arabamı güvenlikli otoparka, huzur içinde alışverişimi yapıyorum. kapatırsan ne olacak? o kadar araba ulus'a veya kızılay'a sığacak mı? mümkün değil. e toplu taşıma? o kadar otobüs nerdee! önce küçük esnafın etrafında altyapı oluştur, sonra düşünelim bunları.
işin bir de farklı bir yanı var. avm sahibi gözüyle bakalım. gitmişim, bastırmışım parayı, dükkan açmışım en büyüğünden. parayı ben verdim, emeği ben koydum, ya hu devlet nasıl oluyor da hangi gün açıp hangi gün kapatacağıma karar veriyor? istersem gece 4te açarım. özel sermayeyi boğma yetkisi nasıl oluyor devletin elinde anlamıyorum.
ha istiyor muyum avm, asla! iğrenç mekanlar, kötü kokuyorlar, hastalık yuvası yerler. (bkz: avmlerin havasız olmasının sebebi) insanları sömürüyorlar, küçük esnafı bitiriyorlar, insanları kapalı mekanlara hapsedip doğadan ve açık havadan koparıyorlar. ama zorla değil işte, herkes gönüllü gidiyor.
benim derdim avm yandaşlığı ya da karşıtlığı değil. ama diyorum ki, adım atarken oluşacak tüm sonuçları düşünüp ona göre hareket etmek lazım.
ilişkide güven ve yalan
olmazsa olmazdır.
sürekli kıskançlıklar, yoklamalar vs. insanı yorar. biraz sakin olup karşı tarafa güven duymak gerekir. karşı taraf diyip bırakmayalım, insanın biraz da kendine güveniyor olması gerekiyor. ne de olsa kişi kendinden bilir işi.
güveni sağlamak için öncelikle yalan denilen iğrençlikten uzak durmak gerekir. bir kez yalan söylendiğinde güven denilen kavram yıkılır ve tamiri mümkün değildir. cam gibi düşünün, yapıştırabilirsiniz ama ilk kusursuz haline dönemez.
güven sağlandığında da huzur gelir. her hareketi takip etmek, sürekli olarak olumsuz fikirlere, evhamlara kapılmak insanın ruhunu fazlasıyla yorar. bu yorgunluk partnere de yansır, iş iyice sarpa sarar.
iyisi mi siz güvenilir bir insan olun, kendinize güvenin, partnerinize güvenin. elbette ki ilgisiz bırakacak kadar güven olmaz, hiç sormamak da rahatsız eder. o dengeyi bulmak da size düşüyor.
sürekli kıskançlıklar, yoklamalar vs. insanı yorar. biraz sakin olup karşı tarafa güven duymak gerekir. karşı taraf diyip bırakmayalım, insanın biraz da kendine güveniyor olması gerekiyor. ne de olsa kişi kendinden bilir işi.
güveni sağlamak için öncelikle yalan denilen iğrençlikten uzak durmak gerekir. bir kez yalan söylendiğinde güven denilen kavram yıkılır ve tamiri mümkün değildir. cam gibi düşünün, yapıştırabilirsiniz ama ilk kusursuz haline dönemez.
güven sağlandığında da huzur gelir. her hareketi takip etmek, sürekli olarak olumsuz fikirlere, evhamlara kapılmak insanın ruhunu fazlasıyla yorar. bu yorgunluk partnere de yansır, iş iyice sarpa sarar.
iyisi mi siz güvenilir bir insan olun, kendinize güvenin, partnerinize güvenin. elbette ki ilgisiz bırakacak kadar güven olmaz, hiç sormamak da rahatsız eder. o dengeyi bulmak da size düşüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)